• İstanbul / Türkiye
  • Ankara / Türkiye
  • Berlin / Almanya
  • İstanbul / Türkiye
  • Ankara / Türkiye
  • Washington DC / ABD
  • Ankara / Türkiye
  • Berlin / Almanya
  • New York / ABD
  • Dresden / Almanya
  • Brandenburger Tor - Berlin / Almanya
All rights reserved. / Designed by Fetcom

Hazırlayan : Fethi SAYGIN
Tarih : 23.01.2015

 

Avrupa Birliği, EURO, Ekonomik Kriz ve Quantitative Easing Denklemi

 

AB Merkez Bankası (ECB), yavaşlayan Avrupa ekonomisine destek vermek için tasarlanan “quantitative easing” yöntemini 22.01.2015 tarihi itibariyle uygulamaya koymaya karar verdi. Buna göre, ECB her ay 60 milyar € (toplamda 1,1 trilyon €) tutarında devlet tahvilinin, varlığa dayalı kağıtların (asset-backed securities) ve kamu kesimi veya mortgage borçlarının nakit akımları üzerine çıkartılmış kağıtların alımını yapacaktır. Bu uygulamaya Mart 2015 de başlanılacak ve ilk öngörülere göre Eylül 2016’ya kadar devam edecektir. İlk olarak kredi notu yüksek olan ülkelerin tahvilleri ile alıma başlanılacak olup, ECB hiçbir ülkeden o ülkenin toplam borç stokunun 1/3’ünden fazla tahvil alımı yapmayacak, ayrıca alınacak kamu tahvillerinin vadesi 2 ila 30 yıl arasında olabilecektir. Diğer taraftan ECB bir süredir çok düşük seviyede olan gösterge faiz oranını da değiştirmeyerek “quantitative easing” in etkinliğini arttırmayı hedeflemektedir. Türkiye’de dahil birçok ülkenin gözü bu uygulamanın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı kapsayıp kapsamayacağındaydı. Açıklamalardan bu uygulamadan Yunanistan’ın faydalanamayacağı görülmektedir. Tahvil alımında üye ülkelerin Avrupa Merkez Bankası’ndaki pay oranları göz önünde tutulacak, buna göre en büyük payı Almanya (15 Milyar €) ve Fransa alacaktır. Alım sonucu riskin %25’i ECB tarafından üstlenilirken riskin kalan kısmı alım yapan ülkeler üzerinde kalacaktır.  

 

ECB’nin bu uygulamasının amacı düşük faiz haddi üzerinden piyasaya ucuz kredi vermek ve ekonomiyi canlandırmak, büyümeyi teşvik etmek, işsizliği azaltmak, aylık 60 milyar € emisyon artışı ile enflasyonun yükselmesini sağlamak ve böylece Avrupa’da baş gösteren deflasyon tehlikesini bertaraf etmektir.

 

Bu yöntem 2008 yılında ABD‘de uygulamaya konulmuş, 2014 yılı sonuna kadar yöntemin korkulan yan etkileri (Hiperenflasyon gibi) gerçekleşmemiş ve hatta 2014 yılı üçüncü çeyreği itibariyle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) % 5’lik büyüme oranını yakalayarak hedefine ulaşmıştır. 2014 yılı dördüncü çeyreğinde ABD Merkez Bankası (Federal Reserve Bank-FED) tahvil alımı programına son vermiştir.

 

Aynı şekilde İngiltere ve Japonya tarafından da uygulanan bu yöntem bu ülkelerde de olumlu sonuçlar vermiştir. İngiltere halen alım programını uygulanmaya devam etmektedir. Japonya’da ise durum biraz farklıdır. Japonya’da uygulanan para politikasının yanı sıra maliye politikası yöntemi olan vergi artırımı ile piyasaya müdahale edilince sorun yaşanmış ancak tahvil alımı miktarı arttırılarak bu yan etki kısmen azaltılmıştır. Zamansız uygulanan maliye politikası aracı nedeniyle yöntemin olumlu sonuçları Japonya’da daha az etki yaratsa da Japonya hala bu uygulamaya devam etmektedir.

 

Dünyadaki ekonomik gelişmelerle bağlantılı olarak Avrupa’da ortaya çıkan borçlanma krizini müteakip gözlemlenen ekonomik durgunluk sorununu çözmek için Avrupa Birliği de bu yöntemi uygulamaya karar verdi. Ancak bakıldığında Avrupa’nın stratejisinin farklı olduğu görülebiliyor. Şöyle ki; AB Merkez Bankası diğer ülkelerin yaptığı gibi para basacak, ancak kural gereği parayı piyasaya sürmek için üye ülkelerin merkez bankalarını kullanacaktır. Bir diğer ifade ile EURO bölgesi üye ülkelerinin merkez bankalarının satın alacağı tahvilleri belirlenen kriterlere göre ECB satın alacak ve üye ülke merkez bankaları yalnızca kendi hükümetlerine ait olan tahvilleri satın alabileceklerdir. Böylece ECB riski kısmen üstlenmekte asıl yükü üye ülke merkez bankaları üzerinde bırakmaktadır. Bilindiği üzere, Avrupa ülkeleri birbirlerinin açıklarını doğrudan veya dolaylı olarak karşılamak istememektedir. Her ne kadar ECB bu uygulama ile riskin büyük kısmını üye ülke merkez bankaları üzerinde bıraksa da, riskin ¼’lük kısmının ECB üzerinden diğer üye ülkelere sirayet edeceği ortadadır.

 

Neden AB Merkez Bankası bastığı parayı kendisi dağıtamamakta, basılan para üye ülke merkez bankaları tarafından piyasaya sürülmektedir? Çünkü üye ülkeler, diğer ülkelerin sorumluluğunu taşımak istememektedir. Üye ülkeler arasında hedef ve yaklaşım farklılıkları bulunmaktadır. Şöyle ki, Almanya, mali disiplinden taviz verilmemesini ve para politikasının Euro’nun değerini fazla düşürmeden yürütülmesini isterken, rekabet gücünü hızla yitiren Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkeler Euro’nun değerinin düşmesini ihracatlarını artırıp, ithalatlarını azaltmanın bir yolu olarak görmektedirler. Bu nedenle ECB uzun süredir herkesi ikna edebilecek ortak bir yol arayışı içine girmiştir. Bu çabaların sonucunda Almanya bir şekilde ikna edilerek Avrupa Birliği siyasi birlikteliğinin temel kuralı olan bireysel sorumluluk kuralı çerçevesinde ECB üzerinden para politikasının yönlendirilmesi kararı alınmıştır.

 

ECB, böylece, bir süredir bilançosunda meydana gelen değer düşüklüğünü de tüm riski üstlenmeden yok etmiş ve değerini arttırmış olacaktır. Financial Times tarafından hazırlanan aşağıdaki grafikten uygulama sonuna doğru ECB’nin bilançosunun nasıl gelişeceği görülmektedir.

 

http://2.bp.blogspot.com/-D3H4lOl7qOw/VMHUUmzfehI/AAAAAAAAIlc/_RlCRsmD57o/s1600/Ekran%2BAl%C4%B1nt%C4%B1s%C4%B1.PNG

 

Karar öncesinde, Berlin’in mali disiplinden taviz verilmemesi ve para politikasının Euro’nun değerini fazla düşürmeden yürütülmesi gerektiği düşüncesiyle uygulamaya destek vermediği bilinmekteydi. Çünkü Merkel öncelikle Avrupa’dan ziyade Almanya’nın sorumluluğunu üstlenmiştir. Ancak Almanya halen Avrupa’da yaşanabilir bir serbest ekonomi bölgesine ihtiyaç duymaktadır, zira ihracat, Almanya’nın GSYH’sının yüzde 50’sini oluşturmaktadır. Almanya’nın, azalan talep yüzünden Avrupa piyasalarına serbest erişimi riske atmak istememesi gayet doğal görülmektedir. Karar sonrasında Almanya Şansölyesi Merkel Davos’ta yaptığı konuşmasında; “ECB’nin bağımsız bir kuruluş olduğunu, hangi kararı alırsa alsın bu kararın Avrupalı politikacıları ekonominin iyileşmesi yönünde reformlar yapmaktan alıkoymaması gerektiğini” ifade etti. Büyük ortak Almanya’nın onayı olmadan ECB’nin böyle bir uygulamaya imza atmasının pek mümkün olmadı herkes tarafından bilinmekteydi. Bu nedenle Merkel, pek istemese de, quantitative easing yöntemine geçit vererek, kamu borçlarını geri ödeyemeyen ülkelerin daha da zayıflamasını engellemek ve Avrupa’nın yanı sıra Almanya’yı daha büyük bir ekonomik krizden uzak tutmak fikri çerçevesinde şekillenen bu uygulamayı kabul etmiştir. Diğer taraftan, borçların silinmesini talep ederek diğer üye ülkelere de olumsuz örnek teşkil etme riski bulunan ülkelere (Yunanistan’ın durumu çok farklıdır.) dolaylı yardım etmek ve ortaya çıkacak riskin büyük kısmını bu ülkeler üzerlerinde bırakarak Alman halkına “fazla zarar görmeyeceksiniz” mesajını da vermiştir. Her ne kadar bu uygulamanın Almanya gibi lokomotif bir ülkeye zarar vereceği değerlendirilse de bu durum göze alınmış gibi görünmektedir. Bir taraftan EURO’da meydana gelecek değer düşüşü nedeniyle tasarruf oranı yüksek olan Alman halkının bunun bedelini ödeyeceği düşünülse de, Alman ürünlerinin uluslararası piyasalardaki fiyatlarının göreceli olarak ucuzlayacağı ve bunun sonucu olarak da Almanya’nın Dünya ticaretindeki payını ve rekabet gücünün artacağı gözden kaçırılmamalıdır.

 

Bu gelişmeler Türkiye’yi nasıl etkileyecektir? Uygulama öncesindeki beklenti tahvil alımının 500 – 600 milyar Euro civarında olacağı yönündeydi. Buna bağlı olarak da Türkiye dahil tüm ülkelerde EURO değer kaybetmeye başlamıştı. Çıkan kararla beklenenin iki katına yakın miktarda alım yapılacağı görülünce EURO’da değer düşüşü hızlandı. EURO’daki düşüşün Avrupa’ya ihracat yapan Türk firmalarını sıkıntıya sokabileceği ifade edilmektedir. Ancak Avrupa’nın alım gücünün artması sonucu ihracatçı firmalar daha fazla mal satma imkanı da yakalayabileceklerdir. Bu şirketlerin zararlarını minimize etmek için bazı ek teşvik tedbirlerinin alınması ve destekler sağlanması gerekebilir. İthalat açısından ise Türkiye gibi Almanya’dan çok miktarda alım yapan ülkelerin ucuzlayan EURO nedeniyle iştahı kabaracak ve ithalatlarında artış olacaktır. Bu dış ticaret dengesine kısmen olumsuz yansıyabilir. Ancak en önemli husus dünya piyasasının EURO’ya boğulması sonucu Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu işten fayda sağlayacaklardır. Şöyle ki, Amerika’nın piyasaya ucuz para vermesini kesmesi üzerine gelişmekte olan ülkeler nakit sıkıntısı çekmeye başlamıştır. Türkiye de sıcak para ve sermaye eksikliğini ciddi olarak hisseden ülkelerdendir. ECB’nin bu uygulaması sonucu piyasada bollaşan EURO’nun Türkiye’ye de nakit ve sermaye olarak yansıyacağına ve Türkiye’nin sıkıntısını hafifleteceğine kesin gözüyle bakılmaktadır.

 

ECB’nin kararının sonuçlarının olumlu olacağını savunanlar kadar olumsuz olacağını öne sürenler de bulunmaktadır. Ayrıca, Avrupa’daki tek bir para politikasının karşısında ülke sayısı kadar farklı maliye politikasının ve makroihtiyati politikanın da bulunması, bu uygulamanın etkilerinin ABD ve İngiltere'deki kadar güçlü olamayabileceği düşüncesini güçlendirmektedir (Japonya örneğindeki gibi).  Sonuç itibariyle Merkel’in “bu uygulamanın kazandırdığı zamanı yapısal reformları yapmak için kullanmak gerektiği”ne ilişkin uyarısını Türk ekonomisinin de dikkate alması ve ABD’nin ucuz para politikasından vazgeçmesi sonucunda yaşanan sorunları tekrar yaşamamak için önceden önlem alması gerekmektedir.

 

 

 

 

 

Hits: 3560